BÜYÜK GÖRÜNEN ŞİRKET, NEDEN KÜÇÜK BİR KRİZDE SARSILIR?

BÜYÜK GÖRÜNEN ŞİRKET, NEDEN KÜÇÜK BİR KRİZDE SARSILIR?

Rakamların gösterdiğiyle ekonomik gerçek her zaman aynı değildir.

Bir şirket düşünün,

Milyonlarca liralık varlığı, yüksek satış hacmi, büyük üretim tesisleri ve dikkat çekici bir bilançosu var. Dışarıdan bakıldığında son derece güçlü görünüyor. Hatta birçok kişi için bu büyüklük, şirketin güvenilir ve başarılı olduğunun yeterli kanıtı sayılıyor.

Peki, bütün bu göstergelere rağmen aynı şirketin kısa süre sonra ciddi bir ödeme güçlüğüyle karşılaşması mümkün müdür?

Elbette mümkündür.

Çünkü bir şirketin büyük olmasıyla finansal açıdan sağlıklı olması aynı şey değildir.

Finansal planlama, bütçeleme ve mali analiz çalışmalarında üzerinde özellikle durduğum bir gerçek vardır Bir işletmenin mali gücünü anlamak için rakamların büyüklüğünden önce, o rakamların nasıl oluştuğunu, birbirleriyle ilişkisini ve gelecekte hangi sonuçları doğurabileceğini incelemek gerekir.

Bilanço, işletmenin belirli bir tarihteki varlıklarını, yükümlülüklerini ve öz kaynaklarını gösteren önemli bir finansal tablodur. Ancak tek başına şirketin bütün ekonomik hikâyesini anlatmaz.

Gelir tablosunu, nakit akışlarını, finansal tablo dipnotlarını ve geçmiş dönem gelişmelerini birlikte incelemediğimiz sürece eksik, hatta yanıltıcı sonuçlara ulaşabiliriz.

Gelin, şirketlerin finansal durumlarını değerlendirirken çoğu zaman gözden kaçırdığımız, rakamların ardındaki ekonomik gerçekleri anlamamızı sağlayacak on beş önemli noktayı birlikte inceleyelim.

1. Paranın Miktarından Önce Kaynağını Sorgulayın

Bir işletmenin banka hesaplarında önemli miktarda para bulunması, ilk bakışta güven verici olabilir. Ancak benim için asıl mesele, bu paranın ne kadar olduğu değil, nereden geldiğidir.

Örneğin, banka hesabında 20 milyon lira bulunan bir şirket düşünelim. İlk bakışta oldukça rahat bir finansal durumda olduğunu düşünebiliriz.

Ancak aynı şirketin 45 milyon lira finansal borcu varsa ve bu borçların önemli bir bölümü yakın tarihte ödenecekse tablo değişir.

Dahası, söz konusu nakit faaliyetlerden değil de yeni alınmış kredilerden sağlanmış olabilir.

Şimdi kendimize şu soruyu sormalıyız:

Şirket gerçekten faaliyetlerinden para mı kazanıyor, yoksa borçlanarak mı kasasını dolduruyor?

Bu ayrım son derece önemlidir. Nakit mevcudu; finansal borçlar, ödeme takvimi, kullanılabilirlik durumu ve işletmenin nakit üretme kapasitesiyle birlikte incelenmelidir.

Banka hesabında para bulunması bir avantajdır; ancak bu paranın sürdürülebilir biçimde kazanılıyor olması çok daha güçlü bir göstergedir.

2. Büyüyen Bir Gövdenin Kökleri Her Zaman Sağlam Olmayabilir

İşletmeler yeni fabrikalar açabilir, gayrimenkuller satın alabilir, üretim kapasitelerini artırabilir veya başka şirketlere yatırım yapabilir.

Bütün bunlar bilançodaki varlık toplamını büyütür.

Ancak varlıkların artması, işletmenin ekonomik değerinin aynı ölçüde yükseldiğini kanıtlamaz.

Şöyle bir örnek verelim;

Bir şirketin toplam varlıkları 100 milyon liradan 150 milyon liraya yükselirken faaliyet kârı 12 milyon liradan 8 milyon liraya gerilemiş olsun.

Böyle bir durumda yalnızca varlıklardaki yüzde 50 artışa odaklanmak bizi yanlış bir değerlendirmeye götürebilir.

Çünkü işletme büyümüş, fakat mevcut varlıklarını kâra dönüştürme becerisi zayıflamış olabilir.

Burada aktif kârlılığı, varlık devir hızı ve yatırımların ekonomik getirisi gibi göstergeler devreye girer.

Benim özellikle üzerinde durduğum nokta şudur;

Önemli olan şirketin ne kadar varlığa sahip olduğu değil, sahip olduğu varlıkları ne kadar verimli kullanabildiğidir.

3. Kredinin İyi mi Kötü mü Olduğunu Kullanıldığı Yer Belirler

İş dünyasında borçlanma çoğu zaman olumsuz bir gelişme gibi yorumlanır.

Oysa her borç finansal başarısızlık işareti değildir.

Bir sanayi kuruluşunun yeni üretim hattı kurmak, teknolojisini yenilemek veya verimliliğini artırmak amacıyla uzun vadeli yatırım kredisi kullanması, doğru planlandığında ekonomik açıdan anlamlı olabilir.

Ancak aynı şirket, sürekli zarar eden faaliyetlerini finanse etmek veya vadesi gelen borçlarını yeni borçlarla kapatmak zorunda kalıyorsa karşımızda farklı bir tablo vardır.

İlk durumda borç, gelecekte gelir ve nakit üretmesi beklenen bir yatırımın finansmanında kullanılır.

İkinci durumda ise borçlanma, işletmenin mevcut finansal sıkıntılarını erteleme aracına dönüşebilir.

Elbette yatırım amacıyla kullanılan kredinin de otomatik olarak yararlı olduğu söylenemez. Yatırımın beklenen getirisi, finansman maliyeti, geri ödeme süresi ve nakit akışına etkisi mutlaka değerlendirilmelidir.

Bu nedenle borçlanmayı incelerken yalnızca tutarına değil, borcun amacına, maliyetine ve geri ödeme kabiliyetine bakarım.

4. Şirketin Gerçek Birikimi Kuruluşta Konulan Parayla Sınırlı Değildir

Bir şirketin sermayesiyle öz kaynaklarının aynı anlama geldiği sıkça düşünülür.

Oysa bu iki kavram birbirinden farklıdır.

Ödenmiş sermaye, ortakların şirkete koyduğu sermayeyi ifade eder. Öz kaynaklar ise muhasebesel olarak varlıklar ile yükümlülükler arasındaki farktır.

Şirketin geçmiş yıllardan biriktirdiği kârlar, yedekleri ve ilgili muhasebe kurallarına göre öz kaynaklarda izlenen bazı değerleme unsurları bu toplamı etkileyebilir.

Örneğin, ödenmiş sermayesi 8 milyon lira olan bir işletmenin toplam öz kaynakları 30 milyon liraya ulaşmış olabilir.

Buna karşılık sermayesi 20 milyon lira olan başka bir işletme, geçmiş dönem zararları nedeniyle yalnızca 9 milyon lira öz kaynağa sahip olabilir.

Dolayısıyla şirketin sermaye rakamına bakarak finansal dayanıklılığını değerlendirmek doğru değildir.

Üstelik öz kaynakların tamamı nakit veya ortaklara dağıtılabilecek kâr anlamına da gelmez.

Finansal güç açısından öz kaynakların miktarı kadar, hangi unsurlardan oluştuğu ve bu birikimin sürdürülebilirliği de önemlidir.

5. Depoda Bekleyen Ürün Her Zaman Servet Değildir

Ticaret ve üretim işletmelerinde stoklar önemli bir varlık kalemidir.

Ancak bilançoda milyonlarca liralık stok görülmesi, işletmenin aynı tutarda kullanılabilir nakde sahip olduğu anlamına gelmez.

Bir hazır giyim işletmesini düşünelim.

Depolarında 25 milyon lira değerinde ürün bulunuyor. Fakat bu ürünlerin önemli bir kısmı önceki sezonlardan kalmış, müşteri talebi azalmış ve satış fiyatları düşmüş olabilir.

Böyle bir durumda stokların muhasebe değeriyle ekonomik olarak geri kazanılabilecek tutarları arasında fark oluşabilir.

Ayrıca stokların satılması zaman alır. Satış gerçekleşse bile bedelin tahsili daha sonraki bir tarihe kalabilir.

İşte bu nedenle stok devir hızı, stokların elde tutulma süresi, değer düşüklüğü riski ve satış kabiliyeti birlikte incelenmelidir.

Likidite analizinde kullanılan asit-test oranının stokları genel olarak hesaplama dışında bırakması da bu farklılığın anlaşılması açısından önemlidir.

Çünkü bir işletmenin deposunu doldurmasıyla ödeme gücünü artırması aynı şey değildir.

6. Muhasebede Kazanılan Para Banka Hesabına Girmiş Olmayabilir

Finansal tablolarda beni en fazla ilgilendiren konulardan biri, açıklanan kâr ile fiilen yaratılan nakit arasındaki ilişkidir.

Bir şirketin yıllık net kârının 15 milyon liraya ulaştığını düşünelim.

Bu sonuç ilk bakışta olumlu görünür.

Ancak müşterilere yapılan vadeli satışlar nedeniyle ticari alacaklar artmış, stoklara önemli miktarda kaynak bağlanmış ve işletme faaliyetlerinden nakit çıkışı yaşanmış olabilir.

Böyle bir durumda şirket kâr açıklamasına rağmen günlük faaliyetlerini finanse etmek için ilave kaynağa ihtiyaç duyabilir.

Bu, muhasebe kârının yanlış hesaplandığı anlamına gelmez. Tahakkuk esasına göre hazırlanan gelir tablosuyla nakit akış tablosunun farklı sorulara cevap verdiğini gösterir.

Gelir tablosu belirli bir dönemde oluşan finansal performansı ortaya koyarken nakit akış tablosu paranın hangi faaliyetlerden geldiğini ve nerelere kullanıldığını gösterir.

Bu nedenle faaliyetlerden yaratılan nakdi, açıklanan kârla karşılaştırmak gerekir.

Ancak tek bir dönemdeki negatif faaliyet nakit akışı da başlı başına kesin bir başarısızlık kanıtı değildir. Mevsimsellik, hızlı büyüme veya işletme sermayesi ihtiyacı da bu sonucu doğurabilir.

Kârlılığın kalitesini anlamanın önemli yollarından biri, kârın zaman içinde nakde dönüşüp dönüşmediğini incelemektir.

7. Satış Yapmak Bir Başarıdır, Bedelini Tahsil Etmek Ayrı Bir Başarı

Bir şirketin satış gelirlerinin büyümesi elbette önemlidir. Ancak ben satışlardaki artışı hiçbir zaman tek başına değerlendirmem.

Örneğin bir işletmenin yıllık satışları 100 milyon liradan 120 milyon liraya yükselirken ticari alacakları 20 milyon liradan 36 milyon liraya çıkmış olsun.

Satış gelirleri yüzde 20 artarken alacaklar yüzde 80 büyümüştür.

Bu farklılık mutlaka araştırılmalıdır.

Şirket müşterilerine daha uzun vadeler tanımış olabilir. Tahsilat disiplini bozulmuş olabilir. Belirli müşterilerden doğan alacaklarda yoğunlaşma yaşanmış olabilir.

Bununla birlikte dönem sonu alacak bakiyelerini karşılaştırırken satışların mevsimsel dağılımı ve işletmenin büyüme modeli de dikkate alınmalıdır.

Burada alacak tahsil süresi, yaşlandırma analizi, şüpheli alacak karşılıkları ve müşteri yoğunlaşması önemli göstergelerdir.

Unutmamak gerekir ki satışın muhasebeleştirilmesi ile satış bedelinin tahsil edilmesi farklı ekonomik olaylardır.

Satış başarısını değerlendirirken yalnızca ciroya değil, o cironun ne ölçüde ve ne zaman nakde dönüştüğüne de bakmalıyız.

8. Finansal Risk Bazen Borcun Tutarında Değil, Takviminde Saklıdır

Bir şirketin 100 milyon lira finansal borcu bulunduğunu varsayalım.

Bu bilgi tek başına yeterli midir?

Kesinlikle değildir.

Çünkü aynı tutardaki borcun altı ay içinde ödenmesiyle beş yıla yayılan bir takvimde ödenmesi arasında önemli fark vardır.

Birinci durumda işletmenin kısa sürede yüksek miktarda nakit bulması gerekebilir.

İkinci durumda ise ödemeler, faaliyetlerden yaratılması beklenen nakit akışıyla daha uyumlu bir yapıda olabilir.

Bununla birlikte uzun vadeli borçlar da faiz yükü, kur riski ve yeniden finansman koşulları nedeniyle ciddi sorunlar doğurabilir.

Bu nedenle borç analizinde kısa ve uzun vadeli yükümlülükleri ayırmak, anapara ve faiz ödeme takvimini incelemek, nakit girişleriyle borç servisinin uyumunu değerlendirmek gerekir.

Özellikle faaliyet gelirleri Türk lirası, borçları yabancı para cinsinden olan işletmeler açısından kur hareketleri ayrı bir risk oluşturabilir.

Finansal sağlamlık yalnızca borcu ödeyebilmek değil, borcu vadesinde ve faaliyetleri aksatmadan ödeyebilmektir.

9. Bir Şirketi Tek Rakamla Tanımaya Çalışmak Yanlış Teşhise Götürür

Finansal analizde kullanılan oranlar son derece değerlidir. Ancak her biri işletmenin belirli bir yönünü ölçer.

Örneğin cari oranı 1,8 olan iki şirket düşünelim.

İlk şirkette dönen varlıkların önemli bölümü nakit ve kısa sürede tahsil edilebilecek alacaklardan oluşsun.

İkinci şirkette ise aynı tutardaki dönen varlıkların büyük kısmı yavaş hareket eden stoklarda birikmiş olsun.

Cari oranları eşit olsa bile bu iki işletmenin kısa vadeli ödeme kabiliyeti aynı olmayabilir.

Benzer şekilde yüksek Öz kaynak kârlılığı bazen güçlü faaliyet performansının, bazen de yüksek finansal kaldıraç kullanımının sonucu olabilir.

Dolayısıyla cari oran, asit-test oranı, borçluluk oranları, faaliyet kâr marjı, aktif kârlılığı ve nakit akışı göstergeleri birlikte değerlendirilmelidir.

Ayrıca bu göstergelerin geçmiş dönemlerde nasıl değiştiği de önemlidir.

Bir hastanın sağlık durumunu yalnızca ateşini ölçerek değerlendiremeyeceğimiz gibi bir şirketin finansal durumunu da tek bir oranla açıklayamayız.

Doğru mali analiz, rakamları birbirinden bağımsız incelemek değil, aralarındaki ekonomik ilişkiyi ortaya koymaktır.

10. Bazen En Önemli Bilgi Tablonun İçinde Değil, Açıklamasındadır

Finansal tabloları incelerken özellikle üzerinde durduğum konulardan biri dipnotlardır.

Çünkü bazı bilanço kalemleri, yalnızca adlarına bakıldığında yeterince açıklayıcı değildir.

Örneğin bilançoda 10 milyon lira tutarında diğer varlık bulunduğunu düşünelim.

Bu tutarın hangi işlemlerden oluştuğunu bilmeden doğru bir değerlendirme yapabilir miyiz?

Söz konusu varlıklar peşin ödenmiş giderlerden, verilen depozitolardan, ilişkili taraflardan alacaklardan veya farklı nitelikteki başka kalemlerden oluşabilir.

Bunların likiditesi, tahsil edilebilirliği ve ekonomik anlamı aynı değildir.

Benzer biçimde diğer yükümlülükler, teminatlar, koşullu borçlar, ilişkili taraf işlemleri ve muhasebe tahminleri hakkındaki açıklamalar da şirketin risk değerlendirmesini değiştirebilir.

Finansal tabloların dipnotları, kullanılan muhasebe politikalarını ve önemli kalemlerin ayrıntılarını anlamamıza yardımcı olur.

Bu nedenle dipnotları mali tabloların önemsiz bir eki olarak görmemek gerekir.

Bazen birkaç satırlık açıklama, milyonlarca liralık bir bilanço kaleminden daha fazla bilgi verir.

11. Aynı Sektörde Bulunmak, Aynı Ölçülerle Değerlendirilmeyi Gerektirmez

Finansal değerlendirmelerde sektör ortalamalarından sıkça yararlanılır.

Bu doğru ve yararlı bir yöntemdir. Ancak sektör ortalamasını her işletme için değişmez bir başarı ölçüsü olarak kabul etmek yanlış sonuçlara yol açabilir.

Aynı sektörde faaliyet gösteren iki şirketin üretim teknolojileri, müşteri yapıları, borçlanma politikaları, yatırım dönemleri ve iş modelleri birbirinden farklı olabilir.

Örneğin büyük ölçüde kendi fabrikalarında üretim yapan bir işletmeyle üretiminin önemli bölümünü dışarıdan hizmet alarak gerçekleştiren başka bir işletmenin varlık yapısı aynı olmayacaktır.

Bu durum aktif kârlılığı, varlık devir hızı ve sermaye ihtiyacı üzerinde farklı etkiler doğurabilir.

Aynı şekilde büyüme dönemindeki bir işletmeyle yatırımlarını tamamlamış olgun bir şirketin finansal göstergelerini karşılaştırırken gelişim aşamalarını dikkate almak gerekir.

Sektör ortalamaları bize karşılaştırma için bir başlangıç noktası sunar. Fakat gerçek değerlendirme, işletmenin kendine özgü ekonomik koşullarıyla tamamlanmalıdır.

Başarılı finansal analizde amaç şirketi ortalamaya benzetmek değil, kendi koşulları içinde ne ölçüde başarılı olduğunu anlamaktır.

12. Rakamlar Büyürken Satın Alma Gücü Küçülüyor Olabilir

Enflasyonun yüksek olduğu ekonomilerde finansal tabloları yorumlamak çok daha dikkatli bir yaklaşım gerektirir.

Çünkü parasal tutarların artması her zaman reel ekonomik büyüme anlamına gelmez.

Örneğin bir şirketin satışlarının bir yılda 100 milyon liradan 160 milyon liraya yükseldiğini düşünelim.

İlk bakışta yüzde 60 oranında büyüme gerçekleşmiştir.

Ancak aynı karşılaştırma dönemindeki genel fiyat düzeyi yüzde 40 yükselmişse, aynı satın alma gücü cinsinden hesaplanan artış yaklaşık yüzde 14,3 olur.

Bu örnek, nominal artışla reel artışın neden birbirinden ayrılması gerektiğini gösterir. Elbette şirketin faaliyet hacmindeki değişimi daha iyi anlamak için satış miktarları, ürün fiyatları ve ürün bileşimi de ayrıca incelenmelidir.

Benzer biçimde döviz kuru hareketlerinden kaynaklanan gelirler, varlıkların yeniden değerlenmesi veya diğer muhasebesel ölçüm etkileri de şirketin finansal sonuçlarını değiştirebilir.

Bu gelişmelerin tamamını esas faaliyetlerin başarısıyla aynı kefeye koymak doğru değildir.

Nitekim yüksek enflasyonlu ekonomilerde finansal raporlamaya ilişkin TMS 29, farklı dönemlere ait tutarların satın alma gücü bakımından anlamlı şekilde karşılaştırılabilmesine yönelik bir çerçeve sunar.

Bu nedenle enflasyon etkilerine göre düzeltilmiş finansal tablolar, kur hareketlerinin sonuçları ve faaliyetlerden kaynaklanan gerçek performans birlikte incelenmelidir.

Benim için önemli olan yalnızca rakamların kaç kat büyüdüğü değil, işletmenin gerçek ekonomik kapasitesinin ne ölçüde geliştiğidir.

13. Bir Defalık Kazançla Sürekli Başarıyı Birbirine Karıştırmayın

Bir şirketin yüksek kâr açıklaması yatırımcılar, ortaklar ve kredi kuruluşları açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Ancak burada özellikle cevaplandırılması gereken bir soru vardır:

Bu kâr, işletmenin esas faaliyetlerinden mi kaynaklanmaktadır, yoksa tekrarlanması beklenmeyen işlemlerden mi doğmuştur?

Örneğin bir sanayi şirketinin yıllık net kârının 30 milyon liraya ulaştığını düşünelim.

Ancak finansal tablolarını ayrıntılı incelediğimizde, şirketin faaliyetlerinde kullandığı bir taşınmazı satarak 20 milyon lira tutarında kazanç elde ettiğini öğrenelim.

Şimdi bu şirketin yıllık performansını nasıl değerlendirmeliyiz?

Taşınmaz satışından doğan kazanç elbette ekonomik bir kazançtır. Ancak her yıl aynı taşınmazı yeniden satarak gelir elde etmek mümkün değildir.

Dolayısıyla bu işlemin şirketin sürekli üretim ve satış faaliyetlerinden kaynaklanan kârlılığıyla ayrı değerlendirilmesi gerekir.

Benzer şekilde bazı kur farkı gelirleri, finansal yatırım kazançları, varlık satışları veya olağan dışı nitelikteki gelişmeler dönem kârını önemli ölçüde etkileyebilir.

Burada faaliyet kârı, sürdürülebilir faaliyet marjları ve tekrarlanmayan gelir ve giderlerin etkileri birlikte analiz edilmelidir.

Üstelik bir defalık kazancın varlığı, şirketin mutlaka kötü yönetildiği anlamına gelmez. Önemli olan, bu kazancın hangi ekonomik olaydan kaynaklandığını doğru anlamaktır.

Benim için güçlü şirket, yalnızca bir dönemde yüksek kâr açıklayan değil, esas faaliyetlerinden düzenli ve sürdürülebilir kazanç üretebilen şirkettir.

14. Bütün Gelirin Birkaç Kapıdan Gelmesi Sessiz Bir Tehlike Olabilir

Bir işletmenin yıllık cirosunun 200 milyon liraya ulaştığını düşünelim.

İlk bakışta oldukça başarılı bir satış performansından söz edebiliriz.

Ancak biraz daha ayrıntıya indiğimizde bu cironun 120 milyon lirasının yalnızca iki büyük müşteriden sağlandığını öğrenelim.

Bu durum ne anlama gelir?

Şirketin satış gelirlerinin yüzde 60’ı iki müşteriye bağımlıdır.

Söz konusu müşterilerden birinin siparişlerini azaltması, ödeme koşullarını değiştirmesi veya başka bir tedarikçiye yönelmesi, şirketin faaliyetlerini ciddi biçimde etkileyebilir.

İşte finansal analizde müşteri yoğunlaşması ve gelir kaynaklarının çeşitliliği bu nedenle önemlidir.

Aynı değerlendirme tedarikçiler açısından da yapılmalıdır.

Bir üretim işletmesi, faaliyetleri için vazgeçilmez bir ham maddeyi yalnızca tek bir tedarikçiden temin ediyorsa tedarik zincirinde meydana gelecek aksama, üretimin durmasına kadar uzanabilecek sonuçlar doğurabilir.

Ancak belirli müşterilerle yoğun ve uzun vadeli ticari ilişkiler kurulması her zaman olumsuz değildir. Güçlü sözleşmeler, güvenilir müşteriler ve istikrarlı siparişler işletme açısından önemli avantajlar sağlayabilir.

Burada değerlendirilmesi gereken husus, ekonomik bağımlılığın büyüklüğü ve bu bağımlılığın ne ölçüde yönetilebildiğidir.

Finansal tablolarda yer alan satış rakamları tek başına bu ilişkinin bütün ayrıntılarını göstermez. Faaliyet raporları, bölüm bilgileri, risk açıklamaları ve diğer güvenilir bilgiler de incelemeye katılmalıdır.

Çünkü bir işletmenin ne kadar satış yaptığı kadar, satışlarını kimlere yaptığı ve bu ilişkilerin ne kadar sürdürülebilir olduğu da önemlidir.

15. Denetim Raporundaki Bir Cümle, Bütün Finansal Görünümü Değiştirebilir

Finansal tablo incelemelerinde önem verdiğim bir başka konu da bağımsız denetim raporlarıdır.

Bir şirketin bilançosu oldukça güçlü, kârlılığı yüksek ve varlıkları dikkat çekici olabilir.

Ancak bu tablolar bağımsız denetime tabi tutulmuşsa, denetçinin görüşü ve raporunda yer verdiği açıklamalar dikkate alınmadan sağlıklı bir değerlendirme yapmak eksik kalabilir.

Örneğin şirketin ticari alacakları önemli ölçüde artmış olsun.

Bağımsız denetçi, alacakların tahsil edilebilirliğine ilişkin yeterli ve uygun denetim kanıtı elde edememişse ve bunun finansal tablolar üzerindeki olası etkisi önemliyse, raporunda olumlu görüş dışında bir görüş bildirmesi söz konusu olabilir.

Böyle bir durumda yalnızca bilançodaki alacak tutarına bakarak şirketin finansal gücüne ilişkin kesin değerlendirme yapmak doğru değildir.

Denetim raporlarında olumlu görüşün yanı sıra sınırlı olumlu görüş, olumsuz görüş veya görüş vermekten kaçınma gibi sonuçlarla karşılaşılabilir. Bu görüş türlerinin nedenleri ve anlamları birbirinden farklıdır.

Ayrıca uygun durumlarda kilit denetim konularının açıklanması veya işletmenin sürekliliğine ilişkin önemli belirsizliklerin raporda belirtilmesi, finansal tablo kullanıcıları için son derece değerli bilgiler sunabilir.

Elbette bağımsız denetimden geçmiş olması da bir şirketin gelecekte kesinlikle sorun yaşamayacağı anlamına gelmez.

Bağımsız denetim makul güvence sağlar; işletmenin gelecekteki başarısını veya tüm ekonomik risklerden uzak olduğunu garanti etmez.

Bu nedenle ben finansal değerlendirmede, varsa bağımsız denetim raporunun tamamının okunmasını ve denetçi görüşünün mali tablolarla birlikte ele alınmasını önemli buluyorum.

Çünkü finansal analizde yalnızca açıklanan rakamlara değil, bu rakamların güvenilirliği hakkında sunulan denetim bulgularına da dikkat etmek gerekir.


SONUÇ: ŞİRKETLERİN GERÇEK GÜCÜ BÜYÜKLÜKLERİNDE DEĞİL, DAYANIKLILIKLARINDA GİZLİDİR

Yıllardır finansal planlama, bütçeleme ve mali analiz alanında üzerinde durduğum temel anlayış şudur:

Bir işletmenin finansal durumunu doğru değerlendirebilmek için rakamları okumak yetmez; rakamların arkasındaki ekonomik ilişkileri de anlamak gerekir.

Bir şirket yüksek kâr açıklayabilir; ancak yeterli nakit üretemeyebilir.

Varlıkları büyüyebilir; ancak bu varlıkların verimliliği azalabilir.

Satışlarını artırabilir; fakat müşterilerinden alacaklarını tahsil etmekte zorlanabilir.

Öz kaynakları yüksek görünebilir; ancak bu birikimin önemli kısmı nakit yaratmayan değerleme unsurlarından kaynaklanabilir.

Borçları artabilir; fakat doğru yatırımlarla gelecekte daha güçlü bir üretim kapasitesine de ulaşabilir.

Hatta yüksek kâr açıklayan bir işletmenin başarısı, tekrarlanması mümkün olmayan bir varlık satışından kaynaklanabilir.

Büyük satış hacmine ulaşan bir şirketin geleceği, yalnızca birkaç müşterinin ticari kararlarına bağlı olabilir.

Dolayısıyla finansal analiz, olumlu veya olumsuz görünen tek bir rakamdan kesin hüküm çıkarma işi değildir.

Ben sağlıklı bir değerlendirmede öncelikle şirketin kârlılığını, likiditesini, borç ödeme gücünü, varlıklarının niteliğini, nakit yaratma kapasitesini ve faaliyet verimliliğini birlikte ele almak gerektiğine inanıyorum.

Bunlara geçmiş dönem eğilimlerini, sektör koşullarını, ekonomik gelişmeleri, gelir kaynaklarının çeşitliliğini, finansal tablo dipnotlarını ve mevcutsa bağımsız denetim raporunu da eklemeliyiz.

Üstelik bir işletmenin yalnızca bugünkü bilançosuna değil, gelecekte karşılaşabileceği olumsuz koşullara ne ölçüde dayanabileceğine de bakmalıyız.

Çünkü finansal yönetimin başarısı, yalnızca iyi dönemlerde kâr elde etmekle değil, zor dönemlerde işletmenin faaliyetlerini sürdürebilmesiyle de ölçülür.

Şunu özellikle vurgulamak istiyorum:

Bir şirketin gerçek gücü, ne kadar büyük göründüğünde değil; kazancının kalitesinde, borçlarının yönetilebilirliğinde, varlıklarının verimliliğinde ve nakit akışlarının sürdürülebilirliğinde ortaya çıkar.

Sonuç olarak;

Bilanço bize şirketin neye sahip olduğunu gösterir. Gelir tablosu ne ölçüde kazandığını anlatır. Nakit akış tablosu ise parayı nasıl yarattığını ve kullandığını ortaya koyar.

Finansal tablo dipnotları ve mevcutsa bağımsız denetim raporu da bütün bu bilgilerin doğru yorumlanmasına yardımcı olur.

Bu tabloları birlikte okumadan şirketin gerçek mali durumunu bütünüyle kavradığımızı düşünmemeliyiz.

Unutmayalım;

Her büyüyen şirket güçlenmez. Her borçlanan şirket zayıflamaz. Her kâr eden şirket de finansal açıdan güvende değildir.

Finansal okuryazarlığın gerçek değeri, rakamları görmekten çok, o rakamların bize ne söylediğini ve ne söylemediğini anlayabilmektir.

Sefa Kabaalioğlu

 

Click to rate this post!
[Total: 0 Average: 0]
Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir